Avustralya – Yeni Zelanda Seyahat Günlükleri

Gün 1 – Yolculuk Günü

Bugün yolculuk günü! Şaşırtıcı şekilde Avustralya’ya ulaşana kadar önümdeki 22 saatlik yolculuğu biraz da heyecanla bekliyorum.  Son zamanlarda bir çok kişinin de muzdarip olduğu gibi okuma ritmim ciddi şekilde düştü. On dakika birşeyler okuyup sonrasında heyecanla cep telefonuma koşuyorum. Bu sefer artık gerçekten de bu kötü alışkanlığı geride bırakıp, sosyal medya öncesi okuma ritmime geri dönmek konusunda kararlıyım. Wifi’dan uzakta geçecek bu 22 saat ideal bir zorunlu başlangıç olacak umarım!

Bugün yolculuğumun ilk ayağı 12 saatlik İstanbul – Singapur uçuşu. Singapur’da iki saatin altında kısa bir mola sonrası 8 saatlik uçuş için Sydney uçağına bineceğim. En son aşamada da hayatımda ilk defa Virgin Havayollarını kullanarak Melbourne’a uçağım. O halde Pazartesi günü haberleşmek üzere!

Gün 2 – Melbourne

34 saatlik bir yolculuktan sonra sonunda Melbourne`a ulaştım. Havaalanından şehre gelmek çok kolay. Tek yönü yaklaşık 18 Avustralya Doları olan Skybus ile yaklaşık 25 dakikada şehirdesiniz. Şehre vardıktan sonra ise sizi otelinize kadar götüren ücretsiz servis var. Otele yerleşip, her ne kadar dayanmak zor olsa da sadece bir saatlik bir uyku ıle yetinip hemen kendimi şehre atıyorum. İyi ki de atıyorum – zira Melbourne`u çok sevdim. Her yerinde sokak sanatı olan, etrafı doğayla çevrili ve gece ışıklandırması Asya şehirlerini aratmayacak kadar güzel olan bir şehir. Saatlerce grafitileriyle ünlü Hosier sokakiğini da içerecek şekilde sokaklarda türlüyorum. Şehir beni o kadar heyecanlandırıyor ki yorgunluktan eser kalmıyor.

İkinci gün ise rota – Great Ocean Road olacak. Melbourne`in yaklaşık bir saat dışından başlayan bu yol I. Dünya Savaşında Çanakkale`de hayatını kaybeden Avustralyalı askerler anısına savaştan sağ dönen askerler tarafından inşa edilmiş. Bugün bu sözleri hep düşünüyor olacağım:

Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasiniz. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” – Mustafa Kemal Atatürk

Gün 3 – Great Ocean Road

Bu sabah 11 kişilik bir grup olarak yaklaşık 250 kilometre olan ve Melbourne`in bir saat dışından başlayan “Great Ocean Road” boyunca seyahat etmek için sabah 7`de yola çıkıyoruz. Heyecan ve uzun uçak yolculuğunun uyku düzenine etki etmesinden dolayı sabah 3’ten beri ayaktayım. Sabah biraz Melbourne sokaklarında dolaşma vakti bile buluyorum. Melbourne`un ünlü kahvecilerinden – o olmadı en kötü Starbucks`dan – sabah kahvesi alma hayallerim ise suya düşüyor. Sabah 6.30`da sadece 7/11 açık. Nedense herkes mekanların kapanış saatine bakarken, benim hep açılış saatlerine bakmam gerekiyor. Kahveci dediğin sabah 6`da açılmadıktan sonra ne anlamı var diye içimden söyleniyorum ama aslında biliyorum ki sorun bende, onlarda değil.7/11’dan 1 Avustralya Dolarlık kahvemi bitirir bitirmez rehberimiz Shan beni almak için resepsiyondan içeri giriyor. Çoğunluğu Amerikalı olan ufak grubumuzla yolculuk başlıyor. Okyanus tarafına bakan tek kişilik koltuğumda cama yapışık şekilde seyahat ediyorum tüm gün. Great Ocean Road bir gün önceki notumda da bahsettiğim üzere I. Dünya Savaşından sağ dönen Avustralyalı askerlerin savaşta şehit olan (ki çoğunluğu Gelibolu`da şehit düşüyor hepimizin bildiği üzere) askerler anısına inşa ettiği ve Dünya`nın en büyük savaş anıtı olarak nitelenen ve sizi yolculuğun çoğunluğunda okyanus kiyişindan götüren bir yol. Yolun yapılma hikayesi, savaşla ilgisi ve haliyle Türkiye ile bağlantısı tüm gün boyunca aklımda, o nedenle de bu kısa günlük girdisinden bağımsız, ayrı bir seyahat yazısını hakediyor.

Yol boyunca hem ufak sahil kasabaları, hem de yağmur ormanları gibi birçok farklı bölgede duraklıyoruz. Duraklama noktalarımız arasında benim en favorim jiletle kesilmiş gibi kayalardan oluşan ve okyanus dalgalarının ihtişamını en fazla hissedebileceğiniz Razorback bölgesi oluyor – öyle ki burayı ünlü Twelve Apostles`dan bile daha çok seviyorum. Akşam 9.30 gibi otele dönmüş oluyorum. Ertesi günün tamamı ilk görüşte bayıldığım Melbourne`a ait.


Great Ocean Road – Pratik Bilgiler

Eğer sizin de benim gibi Melbourne`da vaktiniz sınırlı ve kendi arabanız yoksa, günübirlik turlar oldukça pratik. Benim turum 11 kişilikti – Escape Discovery Adventures – iki ogün çok güzel kafelerde yemeği de içerek şekilde 100 ABD Doları) ve gayet konforlu bir Vito`da seyahat ediyorsunuz. Great Ocean Road`a toplu taşıma ile ulaşmak teknik olarak mümkün ancak saatler ve sınırlı sayıda otobüs/tren (Avustralya`da tren genel olarak çok ideal bir ulaşım yöntemi değil) nedeniyle ayarlaması çok güç. Yol üstündeki kasabalardan birisinde konaklamadan ise teknik olarak da imkansız. Günübirlik turlar sizi sabah 7`de alıp, yine akşam 9 gibi otelinize bırakmış oluyor. Bizim turumuz kumsalda kahve molası, koala ziyareti (doğal ortamlarında), Lorne`da fotoğraf molası, Apollo Beach`de çok güzel bir kafede öğle yemeği, yağmur ormanında yürüyüş, kanguru ziyareti, Great Ocean Road`un sonundaki Twelve Apostles ve Razorback ve Port Campbell`da akşam yemeği molalarını içeriyordu. Durakladığımız her yer gayet iyi düşünülmüş ve size yeterli vakit bırakacak şekilde ayarlanmıştı.

Gün 4 – Melbourne

Bu sabah odamdan çıkmam saat 9`u buluyor. Neyse ki artık o saatte tüm kahve dükkanları açık. Şehrin en çok övülen kahvecilerinden Patricia Coffee`ye doğru yola koyuluyorum. 10 dakikalık yolu yürümem neredeyse yarım saati buluyor – her sokak ve bina o kadar güzel ki, sürekli duraklıyorum. Patricia Coffee House`a geldiğimde ise önce anlamıyorum vardığımı – avukat giyimli insanlar dar bir sokakta bekliyor. Herhalde bir hukuk bürosunun sigara içme alanı diye düşünüyorum. Sonradan anlıyorum ki o avukat giyimli insanlar Patricia önünde kuyruk oluşturmuş! Bir kahveci önünde kuyruk! Mekan önünde biraz oyalanıyorum, insanları inceliyorum, içerideki baristaların ciddiyeti inanılmaz. Maalesef sabah kahvem için sıra bekleyecek kadar sabırlı bir insan değilim. Biraz fotoğraf çekip başka bir kahveci aramaya başlıyorum. Daha görür görmez ışığına vurulduğum Little Avenue tam aradığım yer. Hemen kahvemi ısmarlayıp, bembeyaz tezgahta konuşlanıyorum. Melbourne`daki insanlar gerçekten de çok rahat ve keyifli gözüküyorlar – en azından dışarıdan. Sanki hiçbir hayat telaşı ve öfkesi taşımıyorlar gibi.

Bu seyahatin bünyemde yarattığı heyecandan kahvaltı etmediğimi ancak farkediyorum. Saat 12 ölmüş bile. Öğle vaktinde her mekanın kapısında kuyruk var. Saat 1.30 gibi ekmeksiz marula sarılı hamburgeri de olan Betty`s Burger`da barda bir yer buluyorum. Avustralya`da et hem çok leziz hem de diğer ürünlere oranla daha pahalı değil.

Günün geri kalanı Melbourne`a adeta bir film seti izlenimini veren dar sokaklarda fotoğraf çekerek ve şehrin kuzey kısmındaki grafiti sokaklarını ziyaret ederek geçiyor. Şehrin en sevdiğim binası olan kütüphaneyi de ikinci kere ziyaret ediyorum. Ertesi sabah erkenden Yeni Zelanda yolcusuyum – erkenden otele dönüp biraz dinleniyorum. Heyecandan uyku ıse nafile – iki saat uykuyla yine havaalanındayım.

Gün 5 – Merhaba Yeni Zelanda

Bu sabah Melbourne`dan sabah saat 9 uçağıyla Yeni Zelanda`nın üzücü şekilde depremleriyle bilinen ve güney adasının en büyük şehri olan Christchurch`e geçiyorum. Açıkçası jetlagi atlatmak ve Great Ocean Road`a yakınlığı nedeniyle geldiğim ve öncesinde çok da ciddiye almadığım Melbourne`dan içim buruk ayrılıyorum. Bu şehri çok sevdim. Şehir gibi ama üzerinize üzerinize gelmiyor – insanlar çok rahat ve güler yüzlü, şehrin her sokağı da ayrı enteresanlıkta. İnşallah bir daha ziyaret etme şansım olur.

Air New Zealand online check-in yapmama izin vermediği için havaalanına gitmek için otelden oldukça erken çıkmam gerekiyor. Uçağa ancak Yeni Zelanda`dan dönüş uçağım olduğunu da kanıtlayabilirsem binebileceğim. Yeni Zelanda`nın ziyaretçilere yönelik kontrol kuralları biraz katı olmakla birlikte, süreç boyunca muhattap olduğunuz tüm insaların size muamelesi oldukça kibarca. Havaalanına erken gidişimden istifade, bir önceki günün günlük girdisini tamamlıyorum. Melbourne Havalanında pasaport kontrolü otomatik, pasaportunuzu taratıp herhangi bir memur ile karşı karşıya gelmeden ülkeden çıkıyorsunuz.

Çoğunluğu Tasman Denizi üzerinde geçen 3.5 saatlik bir uçuş sonrası Christchurch`e varıyorum. Uçuş boyunca genelde hava bulutlu, ancak son beş dakika Yeni Zelanda`yı yukarıdan görme hayalime kavuşuyorum. Hem Avustralya hem de Yeni Zelanda`da pasaport kontrol süreçleri çok hızlı işliyor, uçaktan indikten en fazla 6-7 dakika sonra valizlerim elimde ve çıkmaya hazırım – veya ben öyle sanıyorum.

Meğerse Yeni Zelanda`nın oldukça sıkı bir gümrük kontrol süreci varmış. Daha valizinizi alır almaz, etraftaki sandviç, elma fotoğrafları dikkatinizi çekiyor. Fotoğrafların altında da bir not – “sizce bu 400 Dolara değer mi?”. Ülkeye yiyecek ve ayakkabıları da içerecek şekilde trekking ekipmanı sokulması konusunda inanılmaz hassaslar. Tam o sırada her seyahate yanımda götürdüğüm ve el çantamda yenmeyi bekleyen taze bademler aklıma geliyor. Bende bir panik sormayın – taze badem 400 Dolara değer mi diye soruyorum kendime. Tahmin edebileceğiniz cevabı verip, gümrük kontrolündeki sıramı başkalarına veriyorum. Gizli gizli bademleri atacak bir yer arıyor ve suç aletlerinden – çok dikkat çekmemeye çalışarak – kurtuluyorum. Kontrolde önümdeki iki Amerikalıya bitmeyen sorular soruyorlar. Sıra bana gelirken o anda aklıma valizimde beş paket daha badem öldüğü geliyor. Ama artık çok geç, çöpe yönelirsem çok dikkat çekerim – ben de suçumu itiraf etmeye karar veriyorum. Bademlerin sorun olmayacağı cevabını alınca ise birden rahatlıyorum. Meğerse asıl zor sorular sonradan geliyormuş. Görevli: “Spor ayakkabınız var mı?” Ben: “Evet”. Görevli: “O ayakkabılarla hiç hikinge çıktınız mı?” Ben: – saçma saçma detaylara girerek – “en son Norveç`de giymiştim, yürüdüm ama hiç tırmanış yapmadım”. Görevli: “Temizler mi kirliler mi?”. Bu soru neticesinde artık şoka giriyorum – ve bir an için aslında siz farketmediniz ama ben müslüman ülkeden geliyorum, o konuyu mu değerlendirsek diyerek konuyu dağıtmayı düşünüyorum – ama yine de tırnak kontrolüne alınan çocuk stresiyle evet evet temizler diye cevap veriyorum. Bu cevapla da önümdeki Amerikalılar gibi çanta taraması için x-ray`e gönderiliyorum. Neyse ki x-ray`de alamlar çalmıyor, bir sorun çıkmıyor. En son artık kapıdan çıkarken çantalarımı bir de köpekler koklayarak inceliyor ve sonunda havaalanından çıkabiliyorum. Sonrada okuyorum ki Yeni Zelanda`nın ekonomisi ağırlıklı olarak tarım ürünleri ihracatına dayandığı için, tarımı tehlikeye düşürecek – mesela ayakkabılarınızdaki çamurların taşıyabileceği zararlı maddeler – herhangi bir ürünün ülkeye girişini katı kurallara tabi kılıyorlar. Havalanından çıkar çıkmaz 10 km mesafedeki merkeze ulaşmak için belediye otobüsüne biniyorum. Bu akşam Christchurch`deyim, yarın ise sabah erkenden Tekapo Golü yollarına düşücem.

Gün 6 – Lake Tekapo

Christchurch`de sabah kahvesi peşinde koşarken, şehir içi trafiği de azımsayınca otobüsümü neredeyse kaçırıyorum. Otobüs kalkmadan iki dakika önce durakdayım. Bu mevsimde otobüs seferleri oldukça nadir – kaçırsaydım ertesi günün otobüsüne kalacaktım. Otobüs nihai durak Queenstown için yola çıkıyor. Ben ve bir kaç kişiyi işe yolda Tekapo Golünde bırakacak. Hava kapalı ve hafif bir yağmur başlıyor. Hobbitler ülkesinin içinde ilerlerken etraftaki koyun sayısına hayrete düşüyorum – çok olduğunu biliyordum ama bu kadar olduğunu asla tahmin etmemiştim.

Hava durumuna göre bugün Tekapo yağmurlu olacak. Olsun – bana da biraz dinlenme ve okuma bahanesi olur diye kendimi teselli ediyorum. Hava halleri içinde rüzgar, kar, sis hepsi bence çok atmosferik olabiliyor ama fotoğraf çekimi için yağmur hiç ideal ve eğlenceli değil. Ancak birden Norvec`deki durumun havada enteresan şeyler oluyor ve hava durumuna inat – gökyüzü masmavi hale geliyor. Duruma şoförümüz bile şaşırıyor. Tekapo`ya vardığımızda hemen kalacağım YHA Hostelini arıyorum. Biraz da endişeliyim açıkçası- her ne kadar yatakhane değil özel odada kalacak olsam da en son hostel deneyimim 14 yıl önce Paris`teydi. Tüm endişelerim yersiz çıkıyor, tertemiz bir oda ve harika manzaralara sahip bir hostel. Konum olarak Tekapo`nun en ideal yerinde – golün hemen kıyısındaki sanırım tek işletme.

Valizlerimi bırakır bırakmaz küçücük Tekapo kasabası ve ağırlıklı olarak gol kıyısında dolaşıyorum. Haliyle bol bol fotoğraf çekiyorum. Akşam karnım çok aç değil (çok heyecanlanınca olduğu gibi) ama ferah bir mekanda da biraz vakit geçirmek istiyorum. Sadece çorba siparişi verdiğim için bana kızmayan, wifidan yine de istifade ettiren bir restoranda (Yeni Zelanda ve Avustralya`da asla gereksiz ufak konularda stres yaratmıyor insanlar) iki üç saat geçiriyorum. Hava 5.30 gibi kararıyor bu mevsim – kararmak ama öyle böyle değil – bu bölge için “Karanlık Gökyüzü Rezervi” diyorlar. Restoranda benim yaşlarımda bir Amerikalı çiftle tanışıyorum – konu konuyu açıyor. Bir esnada benim 97-98 yılında AFS öğrencisi olarak gittiğim Chicago yakınlarındaki küçük kasaba Downers Grove`da bu çiftin de yıllarca yaşamış olduğu ortaya çıkınca, hep birlikte hayrete düşüyoruz. Benim de onların da çok güzel anıları olan bir kasaba. Akşam zifiri karanlıkta hostele dönüyorum – karanlıktan çok korktuğum için bir de panik yapıp hostelin saat 8`de kitlenen kapısını açacak anahtarı yere düşürüyorum. Neyse ki sonunda anahtarı bulabiliyorum. Yarın sabah erkenden Mt. Cook yollarındayım.

Gün 7 – Mt. Cook

Bu sabah Tekapo`dan çok zor ayrılıyorum. Sabah vakti sanki mor gibi gözüküyor golün rengi. Eşsiz bir manzara – bir gözüm 7.30`da kalkacak minibüste, son bir kez gol kıyısına iniyorum. Tekapo, Twizel ve Mt. Cook arasında shuttle hizmeti veren Cook Connection`un Tekapo`daki tek yolcusuyum. Yaklaşık iki saatlik bir yolumuz var Mt. Cook`a. Yeni Zelanda`da yollar hiç bitmesin istiyorsunuz – sürekli değişen manzalar eşliğinde sonsuza gidiyor gibi hissettiğiniz yollar. Twizel`de iki kişi daha biniyor shuttle`a. Bugün çok şanslıyız – Yeni Zelanda`nın en yüksek dağı Mt. Cook yüzünü tamamıyla gösteriyor bize. Mt. Cook Ulusal Parkına gelip hava koşulları nedeniyle Mt. Cook`un yüzünü hiç görememe ihtimaliniz de var maalesef.

Mt. Cook`a 9.45 gibi varıyoruz. Aoraki (Mt. Cook`un Maori dilinde adı) Court Motel`deki odama yerleşiyorum. Şu an Yeni Zelanda için turist mevsimi olmadığından normalden çok daha uygun bir fiyata kalabildiğim bu odanın kendine ait bir terası da var ve Mt. Cook`a bakıyor. Keyfim haliyle fazlasıyla yerinde. Ardı ardına sanırım üç kahve içiyorum.

Odama yerleşip, fazlasıyla kafein tükettikten sonra – parkı keşfetmeye hazırım. On dakikalık bir yokuş yürüyüşü sonrası ulaştığım merkezde hızlıca öğle yemeği yiyip – ilk gün için iki saatlik Kea Point trekkingine başlıyorum. Hava harika ve tüm yürüyüş boyunca Mt. Cook bana bakıyor. Rotanın son on beş dakikasında yokuş çıkmak suretiyle, parkur sizi Müeller Golüne yukarıdan bakan bir seyir noktasına çıkarıyor. Yolculuk da içeren bu ilk gün için benim için gayet kararında bir yürüyüş oluyor. Otele dönüp, sonrasında da tekrar merkeze yürüyorum. Esas sürpriz, akşam yemek sonrası dışarı çıktığımda beni bekliyor. “Karanlık Gökyüzü Rezervi” olarak nitelen bu bölge beni neredeyse ağlatıyor – tüm gökyüzü yıldızlarla kaplı. Sanki Uzayda yürüyorsunuz gibi hissettiriyor. İtiraf etmem gerekiyor – belki de herhangi bir beklentim olmadığı için – bu manzara beni Kuzey Işıklarından bile daha çok etkiliyor. Uyku tabi bu gece hak getire – tüm gece odamın terasına çıkıp çıkıp yıldızlara bakıyorum. Ertesi gün rota yine bu parktaki Hooker Valley Track.

Gün 8 – Hooker Valley

Sabah erkenden uyanıyorum. Öğlene kadar planım biraz oda ve terasın keyfini çıkarmak. Öncesinde ama bir iptal operasyonu için hızlıca kasabaya gidip gelmem gerek. Mt. Cook`a gelmeden önce okuduklarımdan bölgenin bu mevsim oldukça ıssız olacağı ve treking rotalarının hava nedeniyle de güvenli olmayacabileceğini okumuştum. Bu nedenle de risk almamak için önceden rehberli bir yürüyüşe kaydolmuştum. Buraya gelince gördüm ki hava çok iyi ve parkurlarda rehbere ihtiyacınız yok. O nedenle de daha önce organize ettiğim turu iptal etmek için sabahtan kasabaya yürüyorum. Dün e-mail de göndermiştim ama haftasonu olduğu için cevap yok. Kasabaya varınca öğreniyorum ki iptal için – haklı olarak – oldukça geç. O nedenle de planladığımın aksine Hooker Valley rotasını bugün rehberli turla gerçekleştirmeye karar veriyorum. Olsun – rehberden bölgeye ilişkin bilgi öğrenirim. Öğlene kadar odanın terasında bol bol kahve içip, eksik postlarımı tamamlıyorum. Öğle yemeğini de sabah marketten aldığım ton balığı ile geçiştirip, treking grubumuzla buluşmak için yine kasabaya dönüyorum. Korktuğum gibi olmuyor, grupta Kanadalı rehberimize ek olarak iki Portekizli ve ben olmak üzere sadece üç kişiyiz. Mt. Cook`un en çok rağbet gören rotalarından olan Hooker Valley Track bugün de oldukça popüler. Yürüyüşün büyük kısmında doğrudan Mt. Cook`a bakarak ilerliyoruz. İlk asma köprümüze gelince çok heyecanlanıyorum. Çamlıhemşin’de biraz daha kısası üzerinde yürümüş olmakla birlikte, altından nehir akan bu köprüde yürümek inanılmaz eğlenceli. İnsanın zıplayası geliyor. Rota boyunca iki tane daha asma köprü var – benim köprüler arasındaki favorim ise ikincisi oluyor.

Rehberimiz havaya bakarak bu akşam çok fazla yıldız göremeyebileceğimizi söylüyor. Yürüyüşümüz boyunca hava arada bulutlarla birlikte güneşli ama akşam yoğun bulut olacağını not ediyor. Norveç`te de burda da lokaller adeta birer hava durumu uzmanı. Hava koşullarının sertliğini ve günlük hayata etkisini düşününce, olmamaları şaşırtıcı olurdu. Rehberimizin not ettiğine göre kimi dönemlerde Mt. Cook kasabası üç gün boyunca etrafı göremeyeceğiniz boyutta bir sis bulutuna gömülüyor.

Hooker Valley parkuru bir önceki gün yürüdüğüm Kea Point parkurundan bile daha rahat – sadece daha uzun. Kea Point yaklaşık iki saatlik bir rota iken, Hooker Valley dört saat sürüyor. Görüntüler açısından daha güzel olan ise kesinlikle Hooker Valley rotası.

Yürüyüşümüz öğleden sonra 4.30 gibi tamamlanıyor. Kasabadan on dakikada otelime yürüyorum. Günün fotoğraflarını yanımda daima taşıdığım harici diske aktarıp, hafıza kartını temizliyorum. Hızlıca fotoğraflara da bakıyorum. Kimi kareler ve tercihlerim için kendime her zamanki gibi kızıyorum. Bu süreci çok kez yaşadığım için, fotoğraflara akşam daha sonra bakmanın en iyi çözüm olacağına karar veriyorum (ilk bakıştaki hayal kırıklığı hep daha fazla oluyor). Bu akşam yemek için otele iki dakika yürüyüş mesafesindeki Chamoix`ya gitmeye karar veriyorum. Mesafe iki dakika olmakla birlikte, zifiri karanlıkta daha uzun sürüyor. Bilardo masaları da olan büyük bir pub havasında olan Chamoix`nin atmosferi beni bir önceki gün yemek yediğim Old Mountaineer`s Cafe kadar etkilemiyor ancak yemekleri kesinlikle daha iyi. Yemek sonrası odama dönüp, ertesi günkü uzun Queenstown yolculuğu öncesi erkenden uyuyorum. Fotoğraflara sonra da bakabilirim.

Gün 9 – Queenstown

Bu sabah artık Mt. Cook`a veda vakti. Doğa ağırlıklı seyahatler ister istemez stresi de belirli bir ölçüde beraberinde getiriyor. Planladığınız çoğu aktivite hava durumuna bağlı – kimi coğrafyalarda havaya bağlı olarak kaldığınız yerden çıkamayacağınız dönemler bile olabiliyor. Mt. Cook Ulusal Parkı da hem çok çabuk değişebilen iklim koşulları hem de ünlü sisi nedeniyle hava açısından stres yaratabilecek rotalardan. Benim şansıma ise iki gün boyunca tamamen güneşli bir hava vardı. Bana tüm zirvelerini gösterdiği ve en güzel rotalarında yürümeme izin verdiği için Mt. Cook`a içimden teşekkür edip, Queenstown otobüsüne binmek için beni Twizel`a kadar götürecek shuttle`a biniyorum. Bugün shuttleda yalnızca iki kişiyiz. Twizel`a Pukaki Golü kenarından kırk beş dakikalık bir yolculuk sonrası varıyoruz. Twizel`da iki saatim var otobüs öncesi. Hava kapalı ve soğuk. Bana Amerikan banliyölerini anımsatan bu kasabada kendime bir kafe buluyorum. Nedense Yeni Zelanda`da her kafede olan domates çorbasını içtikten sonra, her zamanki gibi hızlıca kahve aşamasına geçiyorum.

Saat 1.30`da Queenstown otobüsü geliyor. Yaklaşık üç saatlik bir yolculuk var önümde. Bu mevsim yolculuğun her aşaması oldukça rahat, yolun ortasından otobüse binmiş olsam da rahatça pencere kenarında bir koltuk buluyorum. Her ne kadar Yeni Zelanda`da otobüs seyahatlerinde manzaraya bakmaktan başka birşey yapmanıza çok fırsat kalmasa da, biraz fotoğraf taraması ve kitap okumaya da vakit ayırabiliyorum. Akşamüstü 5 gibi Queenstown`dayız. Yeni Zelanda`nın ve hatta Dünyanın macera merkezi olarak nitelenen bu şehir (bungee jumpingden, birbirine çok yakın iki kaya arasından sürat motoruyla geçtiğiniz jet boata kadar bir çok adrenalin dolu aktivitenin merkezi) tahmin ettiğimden çok daha sevimli. Wakatipu Golü kıyısında konumlanmış 28.000 nüfuslu bu şehir tam bir sahil kasabası havasında. Gol kenarında ve gole dikey uzanan caddelerde bir çok restoran var. Biraz yokuş yukarısı olan otelime yerleştikten sonra merkeze geri dönüyorum. Işıl ışıl sokaklarda dolaştıktan sonra, iç dekorasyonunu dışarıdan çok sevdiğim Toro`da akşam yemeği yiyorum. Yeni Zelanda mutfağı açısından çok öne çıkan bir ülke değil ama başta asya mutfağı olmak üzere en küçük kasabalarda bile bir çok farklı restoran seçeneğiniz oluyor. Yemek sonrası Queenstown sokaklarında biraz daha dolaştıktan sonra otelime dönüyorum. Yarın rota Milford Sound yolunun başındaki Te Anau.

Gün 10 – Te Anau

Sabah çoğunluğu karanlıkta geçen bir yolculuk neticesinde Milford Sound yolunun başlangıcında olan ve bu nedenle yazın çok kalabalık olan 1.000 kişilik Te Anau`ya varıyorum. Bu mevsim ise kasaba çok sakin, restoranların çoğu gündüz kapalı. Hostelde oda tutmaktan daha ucuza gelen Te Anau Top 10 Holiday Park`a yürüyorum gol kıyısından. Yeni Zelanda`da artık alıştığım üzere ücretten bağımsız olarak yine tertermiz bir tesis ve oda. Arkada da karavanlılar için özel alan var. Eşyalarımı bıraktıktan sonra hemen gol kenarına atıyorum kendimi. Daha otobüsten gördüğüm deniz uçağı keşke havalansa da izlesem diye bekliyorum. Deniz uçağından ümidi kesince, Te Anau`luların en favori kafesi olan Sandfly`a gidiyorum. Hakikaten de hem yemekleri hem de atmosferi ile bir iki saat dinlenmek için çok ideal bir mekan.

Öğleden sonrasını ise gol kenarında bisiklete ayırıyorum. Manzaralar o kadar güzel ki iki üç dakikada bir duraklıyorum neredeyse. İki üç saatlik bisiklet turundan sonra, kalabalıklığından anlaşıldığı üzere kasabanın en popüler pubında hızlı bir yemek yiyorum. Günün yemeği Yeni Zelanda kuzu rostosu. Akşam otele dönmem yine çok uzun sürüyor. Bir şekilde her yerde varlığını gösteren çin restoranlarının ışıkları ve içeriyi tam gösteren pencereleri karanlıkta o kadar güzel duruyor ki – durup durup izlemeden edemiyorum. Yarın sabah erkenden Yeni Zelanda`nın güney adasının popüler destinasyonu olan Milford Sound yolcusuyum.

Gün 11 – Milford Sound

Bugün rota Lonely Planet`in Sidney`deki Opera Binası Avustralya için neyse, Milford Sound da Yeni Zelanda için o şeklinde nitelediği ünlü fiyord Milford. Peki neden Milford Fiyordu değil de “sound’ dendiğini merak ediyorum. Fotoğraflarda aslında Norveç`de gördüğüm fiyordlara çok benziyor. Sevgili Wikipedia`nın dediğine göre “sound” lar nehirler tarafından oluşturulurken,”fiyord” lar buzulların itmesi neticesinde oluşuyormuş. Daha da ilginci ise Milford da aslında bir fiyordmuş ancak ismi yıllar önce yanlışlıkla “sound” olarak not edilmiş ve öyle kalmış! Sabah otelimin önünden küçük gruplara hizmet veriyor olmasını öne çıkaran Trimps & Tramps`den şoför ve rehberimiz Geoff beni alıyor. Küçük gruplar konusunda haklılar – turda ben de dahil sadece beş kişiyiz.

Te Anau`dan Milford Sound`a mesafe 120 km. Öyle bir 120 km ki gözünüzü bir an için bile yolda ayıramıyorsunuz, sapsarı saman tarlaları arasında yolda peşinizi hiç bırakmayan kuşak şeklinde bir sis, dağlar ve uçsuz bucaksız hissettiren bir yol. Yol gerçekten de hiç bitmesin istiyorum. Yol çok güzel olmakla birlikte, Milford Sound yolunun bir kısmı maalesef yoğun çığ bölgesinden geçiyor. 1983 yılında çığı açmaya çalışan bir görevliyi o esnada düşen ikinci çığda kaybettikten sonra yola ilişkin önlemleri ciddi şekilde arttırmışlar ve 1983’deki bu talihsiz kaza bu yolda çığ nedeniyle yaşanan son hayat kaybı olmuş. Soğuk havalarda bir görevli dağa çıkıp, buz koşullarını kontrol ediyor. Eğer buz dağılmıyorsa, sorun yok. Dağılıyor ise yolu tamamıyla trafiğe kapıyorlar.

Yol boyunca bir çok farklı bölgede duruyoruz. On dakikalık kısacık bir yürüyüş de içeren Mirror Lakes bölgesi daracık bir alanda tepesindeki dağları tamamen yansıtan nehriyle en sevdiğim yer oluyor. Bugünkü küçük grubumuz ve rehberimizi çok seviyorum – Yeni Zelandalılar genelde konuşmayı ve sizle bölgeye ilişkin bilgilerini paylaşmayı çok seviyorlar,. Rehberimiz de bu ekole dahil. İnsanı hiç sıkmadan aktardığı bilgilerle tüm yolu daha ilginç kılıyor.

Duraklamalarımızla birlikte yaklaşık üç saatlik bir yolculuk sonrası Milford Sound teknelerine geldiğimizde ise hemen Norveç aklıma geliyor. Lofoten fiyortları ve renklerine haliyle çok benziyor. Kocaman bir teknede yine bir avuç insanız – bu mevsimde seyahat etmenin sanırım en keyifli yani. Okyanusun içinden beliren tepeler arkı arkasına dizili – ve bir an için acaba sadece bir tane var, ben mi üç görüyorum diye bile düşünüyorum. Tekne suyun üzerinde yol aldığında, ilk anlarda biraz şımarıkça davranıp, evet güzel ama bence Norveç`dekiler daha güzel diye geçiriyorum içimden (Norveç`e söz kondurmamı benden hiç beklemeyin). Tekne yavaş yavaş Taşman Denizi ağzına yaklaştığında ise şımarıklığımı bırakıp gerçekten de heyecanlanıyorum. Peşimizdeki kuşlarla birlikte dalgalar üzerinde zıplıyoruz. Bu kış on gün boyunca Norveç`de rüzgarlarla boğuştuğum için bu tür rüzgara birazcık da olsa alışığım – teknenin içine girmeden dayanabiliyorum.

Neredeyse on beş dakika bu şekilde ilerledikten sonra, fiyordun denizle birleştiği noktadan geri dönüyoruz, Dönüş yolunda Milford`u sağlı sollu kuşatan kimisi daimi kimisi ise geçici şelalelerin yakınından ilerliyoruz. Hatta kayalıklarda dinlenen fokları dahi görüyoruz! İki saatlik tekne gezisi bittiğinde Norveç`i halen çok seviyorum ama Milford Sound’ı görme şansım olduğu için de minnettarım, gerçekten de bu bölgelere gelebildiğim için de hayatta çok şeye minnettarım.

Dönüşte duraklama olmaksızın 1 saat 45 dakikada Te Anau`ya varıyoruz. Ben de hemen geceyi geçireceğim Queenstown otobüsüne biniyorum. Yarın sabah rota Yeni Zelanda`daki son rotam Wanaka. Otobüs yolculukları için dahi heyecanlığınız bir ülke burası.

Gün 12 – Wanaka Yeni Zelanda

Bu sabah diğer günlere göre daha geç bir saatte – sabah 8.10 – Wanaka otobüsü için otobüs durağındayım. Franz Josef buzullarına devam edecek otobüs ben ve bir iki kişiyi daha Wanaka’da indiriyor. Yine hava durumunun gösterdiğinin aksine günlük güneşlik bir hava var Wanaka’da. Hava 7 derece olmasına rağmen göl üzerindeki dubada mayorlarıyla suya atlama hazırlığındaki 10-12 yaşlarında iki çocuk bana sanki bir yaz günü sahil kasabasına gelmişim hissini veriyor. Yaklaşık 6.000 nüfusluk Wanaka’da otele ulaşmak için önümde valizlerimle aşmam gereken yarım saatlik bir yokuş var. Başa gelen çekilir diyip, yokuşu yürümeye başlıyorum. Her ne kadar kanter içinde kalsam da, kasaba merkezinden otelime olan bu yürüyüşteki manzaralar inanılmaz güzel – o çok ünlü Wanaka ağacını bile görüyorum. Otele varır varmaz eşyalarımı odama bırakıp, hemen bir bisiklet kiralıyorum. Az önce kanter içinde valiz taşıdığım yolları bisikletle yokuş aşağı inmek ayrı bir keyif veriyor haliyle.

Wanaka her ne kadar ufacık bir kasaba olsa da, bir çok kafesi var. Güneşe rağmen hava soğuk olsa da, insanlar dışarıda oturup biralarını içiyorlar. Ben de Kai Wahakapai’de kendime bir yer buluyorum ve hızlı bir öğle yemeği yiyorum. Kendimi her zaman mekanlarda biraz daha uzun oturmak için telkin etmem gerekiyor ama özellikle yeni geldiğim bir kasabada, kafede oturmak çok zor geliyor. Yemek sonrası kahvemi elime alıp kasabayı turlamaya başlıyorum. Hava kötü olup, etraf parkurlara erişemesiniz bile kitapçısı ve kafeleriyle Wanaka Yeni Zelanda seyahatinizde biraz soluklanmak ve vites düşürmek için ideal bir yer. Queenstown’dan daha küçük ve çok daha sakin.

Hemen hemen tüm öğleden sonrasını göl kenarında bisiklete binerek geçiriyorum. Yarın için dava durumu karlı gözüküyor – o nedenle daha önceden planladığım Roys Peak yürüyüşü iptal. Ne yapalım – ben de Wanaka etrafındaki sayısız parkuru turlarım.

Gün 13 – Wanaka’da Tembellik

Bugün için hava durumu kar gösteriyordu ama görünürde öyle bir durum yok. Sabah 7 gibi odamdan çıkıp kasabaya yürüyorum, yol o kadar güzel ki,  normalde 30 dakikalık bu yürüyüş benim için dura dura neredeyse bir saati buluyor. Göle bakan yolun kenarına dizilmiş kafelerden birisine kahvaltı için oturuyorum. Sabahın bu saatinde çok az kişiyiz – genelde işe giden Wanakalılar ve ben. Bu saatte de çok dinamik ve mutlular. Kafe sahibi gelen arkadaşlarına geçenlerde kafede bir turistin ne kadar kaba davrandığından ve enteresan sipariş verme şeklinden bahsediyor – toplu olarak bu kişi ayıplandıktan sonra herkes hayatına devam ediyor. Bu kafede en çok tercih edilen ürün sebzeli de tavuklu da olabilen kahvaltı buritosu. Bugün kahvaltı sonrası çalışmam lazım – havanın karlı olacağını da düşünüp planımı öyle yapmıştım. Kar olmasa da plana sadık kalıp, kahvaltı sonrası tekrar otelime yürüyorum ve öğleni de geçecek şekilde odadaki masaya kurulup çalışıyorum. Öğleden sonra hava yine güneşli ama rüzgarlı. Rüzgarın normalde ziyaretçi akınına uğrayan ünlü Wanaka ağacını yalnızlığa mahkum edeceği hayaliyle kasabaya geçmeden ağacın olduğu kumsala yürüyorum. Tahminimde haklıyım – ağacın etrafında sadece bir kişi var. Aslında Wanaka’da bu ağaçtan çok daha güzel ve enteresan ağaçlar ama gölün içinde olması nedeniyle en çok ilgiyi bu ağaç görüyor.

Bugün bisikletsizim. Bisikletle olunca da o kadar çok durup etrafa bakmak istiyorum ki, çareyi doğrudan yürümekte buluyorum. Henüz hava kararmadan kasabada bu sefer Vietnam yemeği yiyorum – Yeni Zelanda’da Vietnam mutfağı çok yaygın ve Tayland mutfağı ile birlikte benim de en sevdiğim mutfaklardan. Sonrasında da kasabanın tek kitapçısına gidip Yeni Zelanda’lı yazarların kitaplarını tarıyorum. Yeni Zelanda edebiyatının en öne çıkan Booker ödüllü the Bone People’ı alıyorum. Bu seyahatte kendisine sıra gelmeyebilir ama dönüşte hem Yeni Zelandayı da biraz daha içimde yaşatabilmek için okuyacağım ilk kitaplardan olacak. Bu akşam çok erkenciyim. Havanın kararması ile eş zamanlı otelime dönüyorum. Biraz fotoğraf taraması, biraz bloga yazı, biraz da Netflix’e göz gezdirme neticesinde 9 olmadan saat uyuyorum.

Gün 14 – Wanaka’da Son Gün

Bugün Wanaka ve Yeni Zelanda’da son günüm. Vize aşamasındaki onca sıkıntıdan sonra esasında Yeni Zelanda aşamasından çoktan vazgeçmiştim. Şimdi buraya geldikten sonra düşünüyorum da, iyi ki de son anda ümidi kestiğim vize çıkmış, tüm rotayı tekrar gözden geçirip, vize nedeniyle kalbimim kırık olduğu Yeni Zelanda’ya gelmişim. Seyahatler anlamında “en güzel ülke”, “en sevdiğim yer” gibi nitelemeleri yapmak çok zor – her seyahatin insanda bıraktığı izler farklı oluyor ve tek bir “en” seçmek çok kolay değil. Ben de çoğu zaman ülkeleri bende bıraktıkları hislerle niteliyorum. Mesela en sevdiğim İskandinav ülkesi olmasa da, İzlanda bende döndükten sonra sabah uyandığımda – “keşke keşke yine İzlanda’da uyanmış olsam” hissini yaratmıştı. Yeni Zelanda’nın bir çok diğer his yanında, bu hissi de yaratacağı konusunda şimdiden şüphe yok. O kadar ferah ve huzurlu bir ülke ki, benim gibi bir çok insanın boğuştuğu anksiyete sorununu bile yavaşlatıyor.

Wanaka’daki bu son günümde, önce harika evlerin olduğu göl kıyısında yürüyüş sonra da kasabanın diğer ucundaki bisiklet rotasını gerçekleştirmeyi planlıyorum. Evlerin güzelliğini size anlatamam. Evler ve yürüyüş rotasını birbirinden ayıracak şekilde çitler de yok hiç bir yerde. Ne Yeni Zelanda’da ne de Avustralya’da kendinizi kötü, zararlıymışsınız gibi hissettirecek bu nitelikte engeller yok. Bugün Cumartesi olduğu için Wanaka biraz daha kalabalık. Günübirlik tur otobüslerinden inen ziyaretçiler kafeleri doldurmuş durumda. Ben günün çoğunluğunu bisiklet üzerinde geçiriyorum. Akşam ise buradaki favori kafelerimden Big Fig’de yemek yiyorum. Sonrasında ise kasabadan DJ eşliğinde parti sesleri gelirken, göl kıyısında yıldızların fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Yarın sabahtan valiz işlerimi tamamlarım, bu akşam valiz telaşına girmeye gerek yok.

Gün 15 – Sidney

Bugün Queenstown – Sidney uçağım öğleden sonra 3’te. Gece yağan kar nedeniyle yollardaki buzlanmayı da dikkate alarak öğlen yerine sabah servisi ile havaalanına gitmeye karar veriyorum. İyi ki de öyle yapıyorum, yolda hava iyice kötüleşiyor. Üstüne üstlük havaalanında inanılmaz bir kuyruk var! Bir sonraki servisle gelmiş olsam, uçağımı kesin olarak kaçırırdım. Air New Zealand gerçekten de çok iyi bir havayolu – havalanında sundukları imkanlar da şu ana kadar gördüklerim arasında en iyilerinden. Ben de Air New Zealand için ayrılmış alanda pist manzaralı bir koltuğa yerleşiyorum. Uçak saatine kadar blog yazılarını tamamlamam lazım ama aklım yeni aldığım “Men Without Women” adlı Murakami hikaye derlemesinde. Son kitaplarından sonra biraz daha mesafeli baktığım Murakami’nin bu son kitabını çok seviyorum. Seyahatte okumak için harika bir hikaye derlemesi. Bildiğim kadarıyla Türkçeye çevrildi bile.

Uçak vakti geliyor. Queenstown Havaalanı uçağa yürüyerek bindiğiniz o küçük havaalanlarından. Uçak havalanır havalanmaz nutkum tutuluyor, Yeni Zelanda alplerine neredeyse dokunur yakınlıkta ilerliyor uçağımız. Bir Yeni Zelandalı olarak benim bu heyecanımdan mutlu olan komşum ile konuşmaya başlıyoruz. Kendisi de vakti zamanında Türkiye’de de ofisi olan ünlü bir hukuk bürosunda avukat. Biraz ülkelerimizin hukuk düzeninden (Yeni Zelanda küçük ve çok endüstriyel bir ülke olmadığı için bir hukukçunun sadece bir alanda çalışarak para kazanmasının zor olduğunu, bu nedenle de genelde avukatların hukuğun her alanında çalıştıklarından bahsediyor), yapılan işlerin niteliğinden bahsediyoruz ama ben her seferinde konuyu ne kadar güzel bir ülkeleri olduğuna getiriyorum. Yaklaşık 2.5 saat Tasman Denizi üzerinde uçtuktan sonra Sidney semalarına varıyoruz. Hep yaptığım gibi büyük şehir olduğu için burun kıvırdığım Sidney’e iniş şu ana kadar hayatımda deneyimleme şansına sahip olduğum en güzel manzaralı iniş oluyor. Havalanından valizlerimle birlikte 10 dakika içinde çıkıyorum. Rota Sidney’in daha alternatif mahallelerinden olan Newtown’daki the Urban Hotel.

Gün 16 – Newtown, Sidney

Sabah 4 gibi gözümü açıyorum. Havanın aydınlanmasına daha en az 4 saat var. Dün akşam valizlerimi otele bıraktığım gibi Newtown’u keşfe çıktım. Harika restoranlar ve kitapçıları olan bu mahalle enteresan bir şekilde size sanki modern çağa taşınmış şekilde Vahşi Batı’daymışsınız hissi veriyor – western filmleri dekoru gibi duran o kadar çok yapı var ki. Bu yapıları – eğer karşıdan binanın hizasından çekmiyorsanız – fotoğraflamak biraz güç. Tüm binayı çekebilmek için makinanızı eğmek durumunda olduğunuzdan, fotoğrafta da perspektif kayması oluyor. Bu yapılar bende ilk defa bu tür mimari çekimleri kolaylaştıran “shift lens” alma isteği uyandırıyor.

Sabahtan Yeni Zelanda fotoğraflarını biraz temizledikten sonra, gün ağırır ağırmaz kendimi sokağa atıyorum. Bugünkü planım hiçbir araç kullanmadan şehirde yürüyebildiğim kadar yürümek. Şehir seyahatlerimde genelde ilk günü şehri yürüyerek ne kadar keşfedebileceğimi anlamaya ayırırım – araç kullanmadan sevdiğim bölgelere tekrar yürüyebilir miyim, nerede ne var keşfetmeye çalışırım. İstanbul kadar büyük bir şehre alışık olunca, yürüme testini geçemeyen nitelikte şehir de çok az oluyor haliyle. Sidney’de de ünlü Bondi Beach dışında biraz yokuşu da göze alarak hemen hemen görülecek tüm bölgelere yürümek mümkün gibi. Sabah 1.5 saat yürüyüş mesafesindeki ünlü Darling Harbour’a iniyorum önce. Oradan da Opera Binasına geçiyorum. Bu bölgenin Sidney’deki en favori bölgem olmayacağını tahmin ettiğim ama bu kadar ünlü bir bölgeyi de yine de merak ettiğim için ilk iş aradan çıkarmak istiyorum. Darling Harbour ünlü akvaryumu da içerecek şekilde Sidney’in en çok ziyaret edilen bölgelerinden. Gündüz benim için çok enteresan olmasa da, gece ışıkları altında gerçekten de etkileyici gözüküyor.

Sonrasında ise tahmin ettiğim gibi bayıldığım Surrey Hills’de sıra. Surrey Hills San Francisco’nun (yokuşları da dahil!) iklimi daha güzel olan versiyonu gibi adeta. Beni Sidney’de en çok etkileyen görsellerden olan Viktorya stili evler Surrey Hills’e de hakim. Crown Street’e yayılmış ve dışarıda da oturma alanı olan kafe ve restoranlar kadar, sadece evlerden oluşan sokaklarda turlamak da çok keyifli. Surrey Hills sonrası Sidney’in Castrosu diyebileceğimiz Oxford Street’e geçiyorum. Caddedeki favorim hem şarap hem de kitapçı olan Berkelouw Books oluyor. Bugün için kitapçıyı kısaca turlayıp, sonraki günlerde hem yemek hem de kitap alışverişi için not ediyorum. Yaklaşık 11 saat şehri turladıktan sonra otelimin olduğu Newtown’a dönüyorum. Hızlı bir yemek sonrası artık yavaştan ağıran bacaklarımı dinlendirme vakti. Yarın için planım ünlü Bondi Beach.

Gün 17 – Bondi Beach

Bu sabah rota ünlü Bondi Beach. Sydney’den arabayla 10-15 dakikada, toplu ulaşım ile de 25-30 dakikada erişebileceğiniz bu sahil Dünya’nın en önemli dalga sörfü alanlarından da birisi. Bugün hava 20 derece – evet Avustralya için sonbaharın sonu olmasına rağmen, Sidney’de durum bu şekilde. Sidney’de eğer otobüs ve metro kullanacaksanız OPAL kartı almanız gerekiyor. Hemen hemen tüm market ve istasyonlarda satılan bu kart ücretsiz, ancak içine minimum 10 Avustralya Doları kredi doldurmanız gerekiyor. Melbourne’da mesela kart için de ayrı ücret ödemeniz zorunlu. Ben de OPAL kartımı kullanarak metro + otobüs ikilisiyle 30 dakika içinde ulaşıyorum Bondi Beach’e.

Hafta içi olmasına rağmen sahilde hatırı sayılır sayıda insan var. Kimi gruplar güneşlenmek için oradayken, benim ilgimi haliyle Türkiye’de hiç olmayan dalga sörfcüleri çekiyor. Gerçekten de devasa boyutta dalgalarla boğuşan sörfçüleri izlemek dünyanın en terapik aktivitelerinden olabilir. Sörfçüleri önce tepeden izledikten sonra, okyanusun neredeyse içine konuşlanmış olması nedeniyle instagramın en popüler mekanlarından Bondi Iceberg Club’ı keşfe çıkıyorum. Dalga şiddeti arttıkça okyanus suyuna da maruz kalan bu havuzda insanlar dalgalara aldırmadan yüzüyor.

Havuzu tepeden izledikten sonra sahile iniyorum. En az iki saat sörfçüleri izleyip, şehre dönüyorum. Hedefim şehirde biraz zaman geçirip, akşam günbatımı için tekrar Bondi’ye dönmek. Öyle de yapıyorum. Gündüz sörfçüleri izlemeye doyamamış ben, akşamüstü döndüğümde okyanus içindeki yüzlerce sörfçüye inanamıyorum. Uzaktan bakınca sanırsınız suda bir köpek balığı ordusu cirit atıyor. Sahneye o kadar heyecanlanıyorum ki, fotoğraf çekerken farketmeden neredeyse dizlerime kadar okyanusa girmiş buluyorum kendimi. Seyahatimin Sidney kısmında da her gün bir önceki günden de güzel geçiyor.

Gün 18 – White Rabbit Gallery

Bu sabah için planım Sidney’in aborjin yerleşimiyle bilinen Redfern bölgesi üzerinden yürüyerek White Rabbit Gallery’nin olduğu Chippendale’i keşfetmek. Webde ve şehir rehberlerinde Sidney’in tüm mahallelerine “suburb”, “banliyö” şeklinde hitap ediliyor. Seyahati planlama aşamasında “suburb” nitelemesi biraz kafamı karıştırmıştı – tüm bu bölgelerin Sidney’in dışında olduğunu düşündürmüştü bana. Geldikten sonra  anlıyorum ki Sidney’de “banliyö” “suburb” ifadeleri aslında bildiğimiz semt kavramına denk geliyor. Tüm bu bölgeler Sidney’in içinde ve çoğu Sidney’in ana merkezi diyebileceğimiz Darling Harbour ve CBD’ye yürüme mesafesinde.

White Rabbit Gallery bütünüyle Çin modern sanatına adanmış ve Judith Nelson’un özel koleksiyonunu sergileyen bir alan. Nelson’un koleksiyonunun genişliğini galeride yılda iki kez serginin değişmesinden ve bunun bu şekilde 2009 yılında beri devam etmesinden anlayabilirsiniz. Benim ziyaret ettiğim bu dönemde “the Dark Matters” adlı sergi devam ediyor. Serginin benim için sürprizi ise maalesef yakın zamanda depresyona yenilen ünlü Çinli fotoğraf sanatçısı Ren Hang’in de iki fotoğrafının sergiye dahil olması. Dört katlı White Rabbit Gallery’deki bu sergide beni en çok etkileyen işlerin hemen hepsinin arka planında yatan emek oluyor – kara kalemle yapılan büyük boyutlu manzara resimlerinden, devasa dalgalara yoğunlaşan videolar (“dalgalar denizin dağları, dağlar ise toprağın dalgalarıdır” betimlemesiyle) gerçekten de oldukça etkiliyeci. Mekanı daha terketmek istemiyorum, bana inanılmaz huzur veren bir atmosfer. White Rabbit’de her ne kadar neredeyse eser başına düşecek sayıda görevli olmasına rağmen, görevliler klasik yaklaşımın aksine siz ve sanat eserleri arasında bir engel değil, bir köprü olarak hizmet ediyorlar. Sorduğunuz tüm sorulara gayet detaylı cevaplar alabiliyorsunuz (ek bir not olarak Avustralya’daki galeri ve müzelerin çoğuna giriş ücretsiz). Galerinin hemen girişinde de çay ve çin mantısı sunan bir kafe var. Mekanın sakinliğini sizler de benim gibi kolay terk edemezseniz, kafesinde de oturarak rahatça saatlerinizi geçirebileceğiniz bir mekan.

Öğleden sonra planım Art Gallery of New South Wales – özellikle en alt katında sergilenen aborjin eserlerini oldukça merak ediyorum. Ancak White Rabbit’den o kadar etkileniyorum ki, bugün için üzerine başka bir galeri/müze eklememek ve gün boyunca kafamda White Rabbit’i döndürebilmek için bu müze ziyaretini yarına ötelemeyi düşünüyorum. En nihayetinde müze feribota giderken yolumun üzerinde olduğu için uğramaya karar veriyorum. Tahmin ettiğim gibi de oluyor – Art Gallery of New South Wales’e konsantre olamıyorum, aklım halen White Rabbit’de gördüklerimde.

Çok fazla vakit kaybetmeden oradan Harbour’a yürüyorum. Rota Sydney’e feribotla otuz dakika mesafedeki sörfçüleriyle ünlü Manly. Manly klasik anlamda bir sayfiye kasabası, buram buram “tatilci” atmosferi koktuğu için beni çok etkilemiyor. Sörfçüler ise yine inanılmaz. Bondi’ye göre daha dar bir sahilde yine yüzlerce sörfçü var. “Tamam on dakika daha, on dakika daha, bir sonraki feribot” diye diye Manly sahilinde de 1.5 saat geçiriyorum. Yoğun rüzgar altındaki dönüş feribotu sonrası, hemen otelimin olduğu Newtown’a geçiyorum. Dünya mutfakları arasında benim en favorim olan Thai yemeğinden sonra her zamanki gibi erkenden uykuya dalıyorum.

Gün 19 – Sidney’de Son Günüm

Bugün Sidney’de son günüm. Planım belli – sabahtan Oxford Caddesi üzerindeki Australian Center of Photography, sonrasında da dün hakkını veremediğim Art Gallery of New South Wales’e gideceğim. Öğle yemeği için ise planım Surry Hills’de dışarıda da masaları olan bir kafede uzun uzun tembellik yapmak. Akşam için ise son kez gün batımında sörfçüleri izlemek için Bondi Beach’e giderim diye düşünüyorum.

Australian Center of Photography açıkçası küçüklüğüyle beni şaşırtıyor. Neredeyse bir stüdyo daire kadar küçük. Nihai olarak daha organize ve büyük bir alana geçmeyi planladıklarını not etseler de, bir süre daha bu küçük alanda hizmet verecekler gibi. Mekandaki Avustralya kırsalına yoğunlaşan tek sergiyi gezdikten sonra, rotayı on dakika yürüme mesafesindeki Art Gallery of New South Wales’e çeviriyorum. Şu sıralar galerinin en çok ilgi çeken sergisi – “Warhol Before Pop”. Ben ise doğrudan en alt kata inip, aborjin eserlerine vakit ayırmak istiyorum. Son dönemlerde sahtecilik nedeniyle (Art Gallery of New South Wales dahi yanılarak sahte eser satın almış) biraz sıkıntıda olsa da, bu postumda kısaca anlatmaya çalıştığım aborjin “rüyalarını” betimleyen eserler gerçekten de çok etkileyici. Beni ama en az aborjin sanatının kendisi kadar etkileyen bir diğer koleksiyon da, Avustralya’nın aborjinlere tutumunu eleştiren ve Avustralyalı sanatçılar imzalı eserler seçkisi oluyor. Tam bir fikir edinmek için daha fazla okumam gerekse de – Avustralya’da edindiğim ilk izlenim aborjin haklarının ve geçmişte yaşanan haksızlıkların sürekli gündemde tutulması ve “Land Rights” gibi yasalarla biraz da olsa yapılan haksızlıkların giderilme çabası oldu. Amerika Birleşik Devletleri özelinde yerlilerle ilişkilerin ve geçmiş muhasebesine ilişkin dialogun bu kadar canlı tutulduğuna hiç şahit olmadım. Galeri sonrası Surrey Hills’de dışarıda da bitkiler içinde oturma alanı olan Pieno’ya gidiyorum. Bu kadar basit bir kafede bile her yemek özenle pişiriliyor – benim tercihim etli salata oluyor.

Yemek sonrası daha önceden gözüme kestirdiğim Berkelouw Kitapçısına geçiyorum. Kitapçının kafe kısmında bir şeyler içerek (evet şarap) Murakami’nin son kitabı “Man Without Women”ı okurken, birden bu mekanın Kyoto’daki Okinawa yemekleri sunan bir kafeyi ne kadar anımsattığını düşünüyorum. Her ikisi de oldukça ana caddeler üzerinde ama yukarı katları tüm kargaşadan uzakta birer vaha gibi. Bu hissi unutmamak için not defterimi çıkarıyorum – benzerliği not ediyorum. Aslında yazmama gerek yok ama olur da unutursam diye, Okinawa kafesine ek olarak Kyoto notunu da düşüp – bir de altını çiziyorum. O esnada uzaktan birisi bana el sallıyor. Haliyle şaşırıyorum – el sallayan kişi bana elindeki Murakami kitabını gösteriyor – Sahilde Kafka. Nedense elinde iki kitap var. Sonradan anlıyorum ki, bana el sallayan kişi Japon  ve hem İngilizce çeviriyi test etmek hem de kitabı daha iyi anlamak için kitabı eş zamanlı olarak hem orjinal dili Japonca hem de İngilizce olarak okuyor. Kendisine Japonya’da nerede yaşadığını soruyorum – cevap: “Kyoto”. Kyoto benim Dünya’da en sevdiğim şehirlerden – bu Murakami hayranı da bu üç haftalık tatilde tanıştığım ilk ve tek Japon. Defterime az önce Kyoto yazıp, bir de altını çizince bu anı belki de ben çağırmış oluyorum.
Akşam üstü tek otobüsle Bondi’ye geçiyorum. Sahilde sörfçüleri izleyip kendimce vedalaştıktan sonra, son akşamımı daha önce Bondi’de gittiğim ve gerçekten de sakinliği, çalan müziği ve yemeklerinin hafifliğiyle çok memnun kaldığım Speakeasy’de geçirmeye karar veriyorum. Sahibiyle biraz sohbet, biraz kitap karıştırma derken iki saat geçmiş bile. Newtown’a dönüyorum. Yarınki rota tanıdık – 22 saatlik bir dönüş yolculuğu için havaalanı.
Share this post...
Share on Facebook
Facebook
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin